27 Ekim 2013 Pazar

Mevlana Felsefesi Düşünce, Fikir ve Anlayışı

Mevlana Felsefesi Düşünce, Fikir ve AnlayışıKısaca Hayatı


Mevlana felsefesi, Muhammed Celâleddin-i Rûmî (30 Eylül 1207- 17 Aralık 1273) nin hayat anlayışı ve takipçilerinin yorumlarıyla şekillenen “Mevlevilik” yolunun kaynağıdır. Bugün Tacikistan sınırları içinde kalan Vahş (Farsça: وخش; Tacikçe: Вахш) kasabasında doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar hanedanından Türk Prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan’dır.Babası, ‘alimlerin sultânı’ unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî’dir.”Efendimiz” manasına gelen Mevlânâ adı, kendisine karşı duyulan büyük saygının belirtisi olarak verilmiştir, dönemin İslâm kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan ve Sultan-ül Ulema (Alîmlerin Sultânı) lakabıyla anılan Bahaeddin Veled’in oğludur. Mevlânâ, babası Bahaeddin Veled’in ölümünden bir yıl sonra, 1232 yılında Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin’in mânevi terbiyesi altına girmiş ve dokuz yıl O’na hizmet etmiştir. 1273 yılında vefat etmiştir.


Mevlana Felsefesi Düşünce, Fikir ve AnlayışıMevlana Felsefesi


Hakkında pek çok bilgiyi webde bulabilirsiniz. Onun en ihmal edilen yönü felsefi yönüdür. Bunu anlatmaya çalışacağız. Kamuoyunda bilinen “gel, ne olursan ol, gel” cümlesiyle tanınan anlayışı ile başlayalım. Mevlana’nın en meşhur yanı onun ulusal ve etnik sınırları aşan anlayışıdır. Kendisi de şehirden şehire göçen Mevlana, büyük Moğol akınları ile karışan etnik unsurlar arasında bu görüşü edinmiştir. Birçok millet yeni yerlerde yeni insanlarla karşılaşıyor ve yeni anlayışlar geliştirmek durumunda kalıyordu. Mevlana böyle bir ortamda batıda ancak 700 yıl sonra ulaşılacak bir hümanizm oluşturmuştur. İnsanlığın tam bir sentezi içerisinde birey, halk ya da ırk anlayışını aşmıştır. Ona göre her şey ilahi olanın farklı görünümleridir. Herhangi bir ayrım gözetilemez.


Mevlana evrim anlayışına sahiptir. Ona göre “ilahi ben” den çıkan ruh evrimsel bir sürece girer. Süreç aynı “ilahi ben” e  yaklaşarak devam eder. Evrendeki tüm madde bu yasaya uyar.  Madde ilahi kaynağına doğru evrilmek ve ona katılmak için içsel bir dürtüye uyar. (Mevlana buna “aşk” diyor) Ona göre bu sürecin belli bir amacı vardır. Tanrıya ulaşmak. Hayatın amacı ve varoluşun temeli tanrıdır. İlahi olandan kopan ve ona dönmeye çalışan hayat evrimi vardır. Bu biyolojik bir dönüşümden ziyade, ruhsal bir evrim düşlemektedir. Var oluş algısına ve tanrı bilincine sahip olmayan insan hayvana benzer. Doğru bilinç onu ilahi yapar. Fikirlerinin modern zamanlarda Henri Bergson’u, antik zamanlarda da Platon’u anımsattığı söylenir. Evrensel ruhun, varoluşun çeşitli aşamalarında çalışması hayatın genel bir görünümüdür. İbn-i Sina ve Farabi de “aşk” anlayışına benzer bir evrensel çekim gücü betimlemişlerdir. bak.dmy.info/iyi-insan/


Bir şiirinde: “Ben de cansız varlıktan öldüm [maden olarak], biten, boy atıp gelişen nebat [bitki] oldum; nebatken öldüm, hayvan şekliyle baş gösterdim.”Hayvanlıktan öldüm, insan oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım?”Bir daha hamle edeyim de insanken öleyim; böylece melekler âleminde kol kanat çırpayım.”Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak gerek; `Her şey yok olur gider, ancak O’nun zâtıdır kalan’.”Bir kere daha melekken kurban olayım da o vehme gelmeyen yok mu, o olayım. “Yok olurum, yok olurum da erganon [org] gibi, `Gerçekten de biz dönüp ona varanlarız’ derim.”


Divan adlı eserinden Mevlana felsefesi rahatlıkla görülebilir: “Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, dertlere uğrayış varlığına. Sonra güzelim akıl-fikir, ayırt ediş varlığına geldin; ondan sonra da beş duyguyla altı yönün dışına varacaksın.” “İnsanoğlu önce cematlarda (cansızlarda) zuhur etti, sonra cematlardan nebatlara geçti. Yıllarca o fidanlardan bir fidan gibi yaşadı, çok farklı olan cemat halinden habersiz. Nebati halden hayvani hale geçince, nebat halinden hiç bir şey hatırlamadı, nebatlar âlemine duyduğu meyilden başka. Bilhassa ilkbahar ve çiçekler açtığı zamanda. Yine biliyorsunuz ki Ulu Yaratıcı insanoğlunu hayvan durumundan insan haline çıkardı. Böylece insan iklimden iklime geçti, şimdiki gibi akıl irfan ve kudret sahibi oluncaya kadar. Evvelki akıllarından hiç bir hatırası yoktur, şu anki akıl durumu da değişecektir.”


Mevlana aktardığı bir öyküde algının güvenilmezliği ve duyu dünyasının belirsizliğine işaret ediyor:


Hintliler, karanlık bir ahıra bir fil getirdiler ve daha önce hiç fil görmemiş olan halka onu göstermek istediler.Hayvanı görmek için o kap karanlık yere bir sürü insana toplandı. Fakat filin konduğu ahır o kadar karanlıktı ki, fili görmenin imkanı yoktu. O zifiri karanlık yerde insanlar ellerlini uzattılar ve filin nasıl bir hayvan olduğunu anlamak için orasına burasına dokundular.İnsanlardan birisi, filin hortumunu elledi. “ Fil nasıl bir hayvandır?” diye sorunca, “Fil, bir oluğa benzer.” Dedi.Başka birisi filin kulağını elledi, “Fil bir yelpazeye benziyor.” Dedi.Bir başkası hayvanın ayağına dokundu, soranlara, “Fil bir direğe benziyor.” Dedi.Bir başkası filin sırtını ellemişti, “Fil bir taht gibidir” dedi.Başkaları da filin neresine dokunursa hayvanı nereye benzettiyse, ona göre anlatmaya koyuldu. Herkes farklı şeyi gördüğü için farklı şeyi anlattılar.Duygu gözü, ancak avuca benzer; avuç bütün fili birden elleyemez ki gerçeği anlayabilirsin! Deniz gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizi gören göz olmaya bak. dmy.info/hayat-nedir/



Mevlana Felsefesi Düşünce, Fikir ve Anlayışı

23 Ekim 2013 Çarşamba

Rönesansta Felsefe- Piskopos Cusa'lı Nikola- Öykülenmiştir

4x5 originalRönesansta felsefe algisini biyografik bir oykuyle betimleyecegiz. Cusa sehri dogumlu psikopos Nikola’ nin hayati vesile olacaktir. Kusa’ da doğmuştu, Almanya’ ya yakın. Kusalı Nikola diye bilinirdi. Şu an 1464 yılında, İtalya’da, yaşlı bir adamdı. Ama geçmişte çok farklı yerlerde bulundu. İnsanlar onu filozof, hukukçu, astronom, politikacı, teolog olarak tanıdı. Kilise hukukunda doktora yapmış, çok iyi bir eğitimden geçmişti. Hayatı boyunca birçok olay yaşamıştı. Maceralı bir hayat sürmüştü. Tanrıyı aramış, onu hissetmişti. Şu an da onu hissediyor. Hep bahsettiği bir anısını, hatırladıkça tekrar yaşıyor. Tanrı ile olan anısını. Gemideki zamanlarını hatırlıyor.


Mevsim bahara dönmeye çalışıyordu. 1440 yılıydı, hava soğuktu. Nikola ve diğer papalık görevlileri Konstantinopol’den yola çıkmışlardı. Floransa’da toplanan ekümenik konsülden yolcular getirmişlerdi. Bu toplantıda Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi konuşulmuştu. Yunan heyeti Türklere karşı yardım alabilmek için papanın zorlamalarına boyun eğmişti. Araf, Efkaristiya, papalığın üstünlüğü gibi konularda Katoliklerin dedikleri kabul edilecekti. Her ne kadar Bizans’a dönüldüğünde bunlar işleme konmasa da, Türk ordusu surların dibinde cirit atıyorken papaya dayı demek gerekiyordu.


Söylentilere göre konsülün geçen sene toplandığı yerlerde veba varmış. Zaten hastalık nedeniyle yeri değiştirilmiş. Acaba bize de bulaşır mı dedi. Nikola ölmekten korkuyordu. Hayatını adadığı tanrı sevgisine güveniyordu. Ölüm onu tanrıya daha da çok yaklaştırdı. Yine bir gün tanrıyı düşünüyordu. Marmara’da sallana sallana ilerleyen geminin güvertesinde felsefesini gözden geçirip tanrıyı vurguluyordu. Bu sırada yaşadığı anı tüm hayatını etkiledi. Son anlarında da hep bunu düşündü.


Tanrı düşüncelerine kadar işlemişti. Mantık kullanıyor, tanrıyı öncüllerinden biri olarak görüyordu. Düşündü de düşündü. “ilahi aydınlanma” dediği bir ruh hali yaşadı. İnsanın sonsuzluk ve ilahiliği akılla kavrayamayışını düşündü. Bilimin sınırları yeniden çizilmeliydi. Cehalet ve bilimin sınırları karışıktı. Belirlenemezdi. Ancak nedensellik ve ilahi akıl birlikte olursa tanrıyı anlayabilirdik. Zıtların birliğine inandı. Öğrenilmiş Cehalet adındaki eserini de bu sentez fikrine adadı. Diğer eserlerinde de ilahilikten payını alan insan aklının tanrıyı bilebilmesinin imkanını yazdı. Bilim ve tanrı arayışının birlikte yürütülmesini savundu.


Papalık adına çalışıyordu. Piskoposluk yapmıştı. Katolik kilisesinin mesajlarını dünyaya iletiyordu. En çok da Doğu Roma- Bizans Devleti’ne iletmişti. Bu mesaj önemliydi, çünkü dinleseler devlet kurtulabilirdi. Gerçi tanrının işi gibi olan Türkler İtalya’ya bile çıkmışlardı. Çok büyük bir güç toplamışlardı, karşı çıkılamazdı. Papa bundan faydalanıp Bizans’ı kendine çekmiş, hiç de yardımcı olmamıştı. Ama bu tanrının isteğiydi galiba. Papa yanlış yapmaz. Zaten Bizans’ın ne mal olduğu torunlarının ünvanlarını satmasından belliydi. Son topraklar da kaybedilince Avrupa’daki hanedan ailesi “Konstantinopol hükümdarı” ünvanını Katolik soylulara satmıştı.


Konstantinopol’ü kaybetmeden 16 yıl önceki imparator John 8. Palaiologos’u hatırladı. Konsülde papanın koşullarını kabul etmişti. O eski ihtişamlı günleri düşlüyordu. Duruşundan anlamıştı. Hala, Roma imparatoruymuş gibiydi. Atina’daki Akademi ve felsefe okullarının kapatılışını düşündü. Bin yıl olmuştu ama bir etkisi olmalıydı. Gerçi o filozoflar da dinsizdiler. Tanrı olmadan felsefe olur mu? Neyse Bizans Devleti bu kadar zor çöktü, bin yılda. Zaten Bizans kelimesi de çöküş anlamında kullanılıyordu. 8. Palaiologos da çökmüştü, geçmişte yaşıyordu.


Antik Roma’nın adını aldıkları kadar uyum gücünü de almışlardı. Ama galiba yolda bırakmışlardı. Hala Ortodoksluk uğruna, biz ayaktayız demeye çalışıyorlardı. Halbuki ellerinde kalan birkaç kara parçasıydı. Gerçeği göremediler. İtiraf edemediler. Öğrendikleri bir şey varsa o da büyük Bizans’tı. 3 bin yıllık bir miras vardı. 3 bin yıl duran 3 daha durur, diye düşündüler. Kabullenmek zenginliğine hiç sahip olamadılar. Cahillik işte. Zaten cehalet görmezden gelmektir. Kendini avutmaktır. Yüzleşmeye cesareti olan herkese zeki denir. Bizans kaybettiği topraklardan kaçıp büyük mazisine sığınmıştı. Şanımız yürüsün diye hiçbir şeyden el çekmiyorlardı. Halbuki güzel papamızın davetine yanıt verseler, şurada rahat rahat yaşasalar ne olurdu? Neyse, tanrı papayı ve felsefeyi korusun.



Rönesansta Felsefe- Piskopos Cusa'lı Nikola- Öykülenmiştir

21 Ekim 2013 Pazartesi

Orhun Abideleri'nin Yazılışı- Hikayelenmistir

Kultegin_monument_Mongolia_section732 yılında orta Asya’nın ortasında bir kervan ilerliyordu. Son zamanlarda geçen kervanlara göre küçük ve ilginç bir gruptu. Hepsi gürbüz bozkır atlarının üstünde tırıs gidiyorlardı. Görenler elçi ya da kağanın adamlarıdır diyordu. Muhafızlarla çevrelenmiş adamlar dikkat çekiyordu. Uzun sakallı, renkli giyimliydiler. Buralı olmadıkları belliydi. Bir kere içine kapanık, sinik görünüyorlardı. Bozkırda talepkar olacaksın, yırtıcı görüneceksin. Kurt kanunu geçerli burada. Dişini göstermen gerekir. Bu adamlarda bu yoktu. Heybelerinde Köktürk alfabesi ve karşılıklarıyla ilgili evraklar taşıyorlardı. Biraz erzak ve bazı yontma araçları da vardı. Tabgaç, yani Çin imparatorunun bir jestiydi bu. Türkleri sakin ve zararsız tutabilmek için ne gerekirse yapardı.


Çinliler yazı yazmakta çok iyiydiler. En basit adamları bile yazmayı biliyordu. Savaşmayı bildikleri pek söylenemezdi. Zira Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tigin birkaç adamıyla büyük Çin birliklerini alt etmiş, Köktürk devletini kurmuşlardı. Ne yazık ki kahraman Kül Tigin vefat etmişti ve kağan, kardeşinin adına bir anıt dikmek istiyordu. Çinliler bunu bir fırsat bilerek, taş yontucu ustalar, heykeltıraşlar, ipek ve hediyeler yollayıp kağanı onurlandırmışlardı.


Büyük taşlara yazılar yazılacaktı. Köktürk sınırlarında okumayı bilen pek azdı. Göçebe bir hayat sürülüyor, hayatlarını sırtlarında taşıyorlardı. Kitap taşıyıp muhafaza edecek bir konumları yoktu. Hem ekonomik bir tarih, hem de okuyamasalar bile görüp hatırlayacakları bir abide yaratılacaktı. Orhun Nehri’nin eski yatağında yakınlardaki gölün az ötesinde bir taş dikilecekti. Tam Kül Tigin gibi bir yiğide layıktı. Bilge Kağan hemen iki yıl sonra kendisine de bir anıtlar kompleksi kurduracaktı. Çevresinde heykeller, balballar, çadırlar olacaktı. Bu fikir vezir Tonyukuk’un teşvikiyle Bilge’nin kafasına yatmıştı. Lakin bu ilk taşın yazıcıları nerede kalmıştı? Çin dediğin şurası, ama Türk atlısıyla tabi. Vezir Tonyukuk yolda başlarına bir şey mi geldi diye endişeleniyordu. Bozkır bin bir tehlikeyle dolu. Hemen Yollug’a yolda karşılamalarını söyledi. Bilge’nin yeğeni ve eski hakan Kapağan’ın küçük oğlu Yollug Tigin bir bölük askerle yola çıkarak yontuculara gidecekleri yere kadar eşlik etti. Yolda Köktürkçe bilen Çinlilerle konuştular.


-              Biz de sizi kurda kuşa yem oldu sandık. İyi ki Türk atlılarla denk gelmediniz, yem olmaktan beter olurdu. Yanınızdaki savaşçılara dua edin.


-              Merak etmeyin prens Yollug, bizim de elimiz armut toplamıyor.


-              Armut mu? O ne? yine bir Çin hilesi mi. Atam Bilge sizin bu oyunlarınıza karşı beni uyardı. Siz ancak savaştan anlarsınız.


-              Yalnız şimdi ağıt ve dinginleşme zamanıdır. Biz de kağanın emrindeki zanaatkarlarız.


-              Tabgaç sınırındaki piyadeleri düşünüyorum da, daha bizi fark etmeden balbalı dikilirdi. Hey gidi günler. Atlı okçularımıza kimse karşı duramaz. Rüzgar gibi geçeriz.


-              At ve ok bir araya gelince çok güçlü oldukları gerçek. Peki prensim, öldürüp malını almaktan başka ne yapabiliyorsunuz? Yağmadan başka ne bilirsiniz? Cüüretimi mazur görün.


O an prens düşündü. Ne yapabiliriz dedi. Ama çok kurcalamadı. Bozkır hayatı basittir. Böyle Çin entrikalarına gelmemek lazımdı. Zaten prensin ömrü yollarda geçmişti. Hiç eylemleri neden yapıyorum diye düşünmemişti. Ataları ona ne gösterdiyse öyle devam etti. Hiç sorgulamamıştı. Yaptıklarını yargılamamıştı. Bir keresinde bir Kırgız obasına saldırıp yanlışlıkla çocukları vurmuşlardı. O zamanı düşündü. Merhamet en felsefi uğraşıydı.


Yollug, on beş atlıya liderlik ediyordu. Kuzeye doğru epey yol yapmışlardı. Bir gece baskınıyla intikam alacaklardı. Kırgızlar savaşta olduğundan obada pek az asker vardı. Önce dışarıda bekleyen iki adamı okladılar. Fazla ses çıkınca millet uyandı. Adamlar oklarını alıp saldırmaya başladı. Yapacak bir şey yoktu. Hemen çadırların etrafında bir çember oluşturup ok yağdırmaya başladılar. Oklar sesleriyle geceyi geçiştiriyordu. At üzerinde, hareket halindeki atlı oklarını atıyor, yerdeki adam onu yalın ayak yakalayamıyordu. Bırakın yakalamayı daha fark edemeden birkaç ok birden yiyordu. Üzengi adlı muhteşem buluş sayesinde ellerini kullanmadan atı yönlendiren Yollug ve adamları, acemiliğe vurdular bu katliamı. Ama bozkırda olan şeylerdi bunlar. Teselli buldu. Hemen çadırlara girdi. Bir anne kucağında bebeğiyle ölmüştü. Normalde çocuklar öldürülmez. Bozkırın da kanunları var. Ama ok adres bilmiyor. Annenin karşısında bir samur kürk gördü. Bozkırda böyle şeyler altından değerlidir. Onu aldı, diğer askerler de ganimetleri aldılar. Yola çıkarken hata yaptığının farkında olan Yollug, acemiliğine vurdu her şeyi. Bozkırda oluyor böyle şeyler dedi. Sonra tüm bu vahşet yaşanmamış gibi kendi çadırlarına döndüler. Samur kürkü omzundan çıkarmıyordu. Ganimetlerden kumaş topunu eşine verdi. Birazını da kendi çocuğunun üstüne örttü. Bozkırda olan şeyler işte.


732 yılındaki Yollug farklıydı artık. Artık yaşamanın kurdu olup çıkmıştı. Edebiyat ve siyaset öğrenip devlet işlerine hemhal olmuştu. Amcası kağanla da iyi geçiniyordu. Hatta onun sonsuz taşlarını yazmasını istemişti. Hem de onun ağzından. Neyse ki taşların yanına gelindi. Üstünde durduğu kaplumbağa biçiminde kaideyle 4 metre boyunda, yukarı çıktıkça incelen, alttaki gövdesi bir metreye 30 cm eninde dört taraflı “Kül Tigin” taşı onları karşıladı. Hemen işe koyulup 20 günde bitirdiler. Yollug 20 gün boyunca amcası Bilge’nin ve zaman zaman kendisinin ağzından olayları anlattı. Çinliler de yazdılar.


"bunça bitig bitigime kül tigin atasa yollug tigin bitidim. yigirmi kün olurup bu taşga bu tamka okop yollug tigin bitidim.”


*Hayatın Anlamı- Hayatin Ben Tarafi adlı kitaptan alıntıdır.



Orhun Abideleri'nin Yazılışı- Hikayelenmistir

18 Ekim 2013 Cuma

Sokratesin Ölümü

Sokratesin Ölümü (Milattan önce 399)


Sokratesin Ölümü- Sokrates Nasıl ve Neden Öldürüldü? Tarih ve ÖykülemeSokrates, milattan önce 469’da doğduğunda bir taş isçisinin oğluydu. Kendisi de taş işçisi oldu. Babasından öğrendiği sırları uyguluyor, Atina yakınlarındaki taş ocaklarında ustalık yapıyordu. Emekli olduktan sonra hayattaki en önemli iş dediği felsefe tartışmakla uğraştı. Emekli, beyaz giyimli, sandaletli bir adam çarşıda pazarda insanlarla konuşuyor. Fikir geliştiriyordu. Kimseyi rahatsız etmiyordu. Herkes ona bir şeyler danışırdı ama o sürekli “ben hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” derdi. Çok mütevazı adamdı.


Gençlere, öğrenme tutkusu olan insanlara öğretmenlik yaptı. Bunu iş olarak değil hayat olarak yapıyordu. Emekli adamın uğraş bulma hevesini bilenler bilir. Sokrates kendini eğlendirecek çok yer, çok imkan buldu. Onun kişisel merakı felsefe, insanların en ihtiyaç duyduğu şeydi. Sorular sordu, cevaplar vermek yerine insanların vermesini sağladı. Buna da “doğurtma” dedi. Hiç düşmanlık beslemedi, kimseye karşı hareket etmedi. Karşısında olduğu bir şey varsa o da insanlığın kendi kendini yok etmesiydi. Zalimliğin, bencilliğin, açgözlülüğün sorgulanmasını istedi. Bunu sadece çarşıda pazarda konuşarak yaptı.


Sokrates’in içinde yaşadığı Atina Devleti dış işlerinde problemliydi. Doğudan Persler, diğer yönlerden de Yunanlılar iktidar mücadelesi içindeydi. Sparta ve müttefiklerine karşı mağlup olunmuştu. Savaşlar ve siyasi mücadeleler demokrasi- halk gücü ile yönetilen devleti zor durumda bırakıyordu. Çareyi demokratik diktatörlükte buldular. Böylelikle hem uygar vatandaşlarını gücendirmeyecek hem de iç ve dış tehditlere karşı güç toplayacaklardı. Yalnız kulaklarına bazen soru sormak, tartışmak, sorgulamak gibi kelimeler geliyordu. Böyle şeyler itaat ve hizmeti aksattığından engellenmeliydi. Bu kelimeleri çok sık kullanan yaşlı bir adam iyice dikkat çekmeye başlamıştı. Sokrates adlı taş ustası bunları dilinden düşürmüyordu. Bir de Delphi’deki kahinle ilgili bir hikaye vardı. Güya kahine en bilge kişi kimdir diye sorduklarında Sokrates adlı çulsuzu söylemişti. Üstelik bu adam ben cahilim diye ortalarda dolanan bir zındık!


Neyine güveniyordu ki? Hemen mahkemeye çıkarıldı. Korkup özür dilemesi ve iktidarı sorgulayanlara ibret olup sinmesi bekleniyordu. Ama o beklenmeyen bir şey yaptı ve mahkemenin üstüne, üstüne gitti. Konuştukça konuştu. Atina gençliğinin aklını karıştırmak, devletin tanrılarına inanmamak ile suçlanıyordu. Halbuki o adalet ve iyilik yargılarının yanlışlığına dikkat çekmiş, kendi toplumu için, kendisiyle eleştiri yapmıştı.


“Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir etki bıraktıklarını bilemem, Atinalılar; ama öylesine inandırıcı konuştular ki, neredeyse bana kendimi unutturdular; ve gene de söylediklerinin hemen hemen tek bir sözcüğü bile doğru değil… …Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın. Eminlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbir şey tanrılar tarafından göz ardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur.”  Gibi şeyler söyledi. Ama takan kim? [bak: Sokrates'in Savunması]


Kendisine ne ceza verilmesi gerektiği sorulduğunda ceza olarak ömür boyu maaş bağlanması ve bedava akşam yemekleri gerektiğini söyledi. Atina’nın Hayırlısı olarak harcadığı zamanın karşılığı buydu. Hayırlı oluşu biraz göreliydi. Çoğu zaman bir at sineğine benzetildi. At sineği atı sokarak zararlı gibi görülür ama aslında onu kamçılar. At irkilir ve ileri atılır. Neden af dileyip köşene çekilmiyorsun diyenlere Atina adına savaştığı zamanlardan örnek verdi. Birçok savaşta halkı adına savaşmıştı. Öldürülmemek için felsefeden vazgeçmesini söyleyenler düşman tarafından öldürülecek askerlerin meydandan kaçmasını düşünmeliydi.


2-David_-_Sokratesin-olumu-felsefi resimler- meshur tablolarSonuç olarak Atina siyasetine yem oldu Sokrates. Felsefe yapmadan yaşamak yerine. Sonsuza dek yankılanacak felsefe adına bir ölümü tercih etti. Gençleri ayartmak ve devlet tanrılarına bilmem ne yapmak gibi suçlardan mahkum oldu. Kaçmasını söyleyen üç oğlu ve birkaç dostuna karşı çıktı. Ölmesi için getirilen zehri kendisi alıp içti. Kalkıp biraz yürüdü. Önce ayakları uyuştu. Oturdu. Zehri getiren görevli bacaklarına cimdik attığında hissetmedi. Uzanırken dostu Crito’ya –Asclepius’a bir horoz borcumuz var, ödemeyi unutmayın. Dedi. Zehir vücudunu iyice etkiledi. Sonra da hep yaşadı.


*Hayatın Anlamı adlı kitaptan alıntıdır.



Sokratesin Ölümü

15 Ekim 2013 Salı

Türkiye Ekonomisi nin Analizi- Geleceği

Türkiye Ekonomisi nin Analizi- GeleceğiTürkiye ekonomisinin bugününü anlamak için, Türk ekonomi tarihini ayrıntılı incelemek gerekir. Bunu başka bir yazıya bırakarak özet geçip, analiz yapalım. Türk ekonomisi dediğimiz, Türkiye Türklerinin ekonomik faaliyetleridir. Türkiye Türkleri de öncülü olan Osmanlı Devletinin yerine 29 Ekim 1923′te kurulan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen addır.  Cumhuriyet kurulduğunda halen birçok demiryolu, fabrika, tesis ve işletme halen yabancıların elindeydi. Osmanlı Devleti’nin miras bıraktığı iki şey vardı. Kredi borçları ve yabancılar. Ülke ekonomisi yabancıların kontrolündeydi. Cumhuriyetle birlikte birçok kurum millileştirildi.  Yurtdışına öğrenci gönderilerek kalifiye eleman yetiştirme hamlesi başladı. 1929′daki ABD. kaynaklı büyük buhran dönemi hariç ortalama bir büyüme hızıyla 1950′lere gelindi.


“Demokrasi” sonucu gelen hükümet CHP. iktidarının tam tersini yapmak uğruna ülkeyi yabancı sermaye, borçlar ve liberalizmin kucağına attı. Bir özgürleşme ve hafiflik havası hakim oldu. 1960′taki darbeye kadar cumhuriyet edimlerinin çoğu zıt yönlere ivmelenmişti. Ülkenin kurucu babaları bir kenara atılmış, en çok bağıran seçilmişti. Sonucunda bir darbeyle devrilen hükümetin yaptığı yanlış olabilirdi, ama bu başka bir yanlış olan darbeyle düzeltilmeye çalışıldı. Tabi yanlışlar birbirini götürdü, olan vatandaşa oldu. Köylerden kentlere göçler arttı. Yeni demokrasi ortamı insanların iştahını kabarttı. Şehirlere akın başladı. Şehirlerde siyasi fikirlerle tanışan halk şaşırdı. Siyaset kavgaya dönüştü. Daha birkaç yıl önce öğrenilen fikirler uğruna düşüncesizce, insanlara kıyıldı. Devlet halkın düşmanı oldu. Ekonomi her zamanki gibi “tırıs” gitmekteydi. Cumhuriyetin kurulmasından 60 yıl geçti. Kendine bakmaktan aciz kişiler halk için bir şeyler yapmaya çalışınca ikinci darbe de geldi. Darbeler ekonominin tökezlediği zamanlardı. Zaten çok iyi olmayan “geri kalmış” ülke ekonomisi böyle olaylarla daha da yavaşladı. 1990 yılına gelindiğinde Anadolu halkı tarihteki en fakir zamanlarını yaşıyordu. Bir zamanlar Roma’nın en zengin eyaleti, en kalabalık ve en büyük kentleri barındıran Anadolu, şimdi kimsenin duymadığı bir yer haline gelmişti.


Ülkenin girdiği “demokrasi” ve serbestlik havası dünyada en çok geliştiğini sanan ülkeleri vuruyordu. Bizde de öyle oldu. En çok bağıran hep kazandı. Halk da onların peşine kentlere akın etti. Olmayan umutlara kapılıp, politikacıların peşinden gidildi. Plansız programsız bir ekonomi ortaya çıktı. Dünya ekonomi sıralamalarında hep aynı yerde kaldık. Kıyıdaki, köşedeki, hiçbir birikimi olmayan küçük devletlerle yarıştık. Politikacılar çaldı, halk oynadı. Ağustos böceği ile karınca hikayesi oldu. 2001′de cumhurbaşkanı bir politikacıya trip attı diye ekonomi çöktü. IMF’Ye kucak açtık. Onlar da bizi öptüler. Devlet birkaç yabancı ekonomistin kontrolüne verildi. Tarihin Türkler açısından kaydettiği en acınası durum bu döneme denk gelir. Osmanlı birkaç kişinin idaresindeki devletti, aynı duruma düşmüştü. Dış borçlar sonucu batılılar ekonomiyi bir kurul kurmuş yönetiyordu. Şimdi de benzer bir şey olmuştu ama bu sefer bahane yoktu. Halk idaresi vardı. Kimse bir şey düşünemez oldu.


Halkın çaresi hazırdı. Bu sefer daha çok bağıranların en bağıranını seçtik. Bu sefer konsept çok farklıydı. Hem Allah- din, hem Atatürk diyebilen halk kitlelerini peşinden sürükleyebilen bir adam geldi. Atatürkçü kesimin ağzını açık bırakarak(11 yıldır açık) tek başına iktidar oldu. Adam gittikçe daha çok bağırdı. Demokrasinin en babasını yaptı. Fakir halkın hoşuna gidenleri yaptı, onu tutmayanları da gücendirmedi. Çok çalıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse “demokrasi” tam anlamını buldu. Çünkü baştaki kişi halktan biriydi. Hepimiz iyi biliriz ki, halkımız dünyada hile ve üçkağıtla anılır olmuştur. Bunu her gün TV. lerde, sokaklarda görebiliriz. Bir yanlış varsa Türk yakıştırması yapılır. Gösterişe önem verir, içimizdekini düzeltmek yerine belli etmemeyi yeğleriz. Dünyanın genelinde böyledir yalnız çöküş içindeki kültürümüzde bunu daha rahat görebiliriz. Her yerde gizlidir ancak iyi bakılırsa, Türkiye’de bellidir.


Dünya Ekonomi Tarihi- Kısa İktisat Geçmişi ve AnalizVel hasıl kelam: baştakiler hiçbir şeyden haberi olmayan halka sağ gösterip sol vurdu. Altyapı yapmaktansa görünür olanı, üstü doldurmayı tercih etti. IMF borcu kapatıldı. Ekonomi gelişti falan denildi. Osmanlı’nın son dönemleri akla geldi. Osmanlı da borç alıp borç kapatıyordu. Kurumlarını, alanlarını satıp gösteriş yapıyordu. Halk iktidarın bağırmaları sırasında fark etmese de ülkenin kurumları 100 yıl sonra tekrar satıldı. Cumhuriyet tarihinin en büyük “özelleştirme” satışları yapıldı. Ülkeyi fakirleştirerek zengin gösterdik. Osmanlının son zamalarında dünyanın en büyük deniz filosu Osmanlı’dadır ama bir savaş bile kazanılmamıştır. Çünkü gemiler boyanıp süslenip gösteriş yapılmaktaydı. Hiçbir işe yaramayan çürük gemilerle ayakta olduğumuz sanılsın diye mizansen çevrilmekteydi.


Osmanlı’nın son zamanlarında halk görsün, yabancılar görsün diye nice saraylar- köşkler yapıldı. Hepsi borç parayla. Demiryolunu, imtiyazları, kapitülasyonları, fabrikaları, işletmeleri devredip parasıyla gösteriş yapıldı. Bugün de Türkiye ekonomisi yabancıya açılmış, ekonomik gelişme yaşanmaktadır. Ekonomik gelişme vardır, evet ancak bize değil, yabancılara. BİST- Borsadaki yabancı payı %65′tir. Ülkenin büyük şirketlerinin yer aldığı bu sistem güzel bir göstergedir. Ekonominin bu kadarı yabancı güdümündedir diyebiliriz. Bir eylem, gösteri olduğunda borsanın çökmesi de bundandır. Ülke yabancıların eline teslim edilmiştir. Yabancı sadece Türk Lirası satarak ekonomimizi çökertiyorsa bu ülkeye acımak gerekir. Durum öyle gariptir ki, ekonominin yıllarca işler olması yabancının ülkeye mahkum olmasındandır. Çıkıp gitmek sanıldığı kadar kolay değildir. Hemen çıkıp gitmek Türk Lirası’nın değersizliği ile sonuçlanacağından eli taşın altındaki kapitaller ülkemizde zorunlu ikamete tabidir.


Türkiye Ekonomisi nin Analizi- Geleceği oSMANLIBir gün ülkede satacak bir şey kalmadığında, ya da yabancılar paralarını dolara çevirip gitmek istediğinde ekonominin ne durumda olduğu anlaşılacaktır. Son Gezi Parkı eylemlerinde Türk parası %11 değer kaybetmişti. Bu, halkın cebindeki paranın 10′da 1′i yok oldu demektir. Eylemcilerin bir şey yaptığından değil, yabancılar Türk parası sattığı içindi. Ekonomiyi yabancıların insafına bırakan “seçilmiş” kişiler de hala “gelişiyoruz hamdolsun” diyorlar. Önce kafaların gelişmesi lazım. Ekonomi politikacıların yalan beyanlarından ibarettir. Bütçesinin yarısını enerji almaya, cebindeki paranın tamamını ithal tüketim mallarına ve ihtişama, yiyecek ekmeği olmadığı halde her yıl bir lüks telefon alan zihniyete sahip bir ülkede baştakilerin de halkı yansıttığını söyleyebiliriz. Sonuç olarak Türkiye ekonomisi yalan rüzgarıyla giden bir yelkenli gibidir. Denizin ortasına gitmeye cesareti var, ancak rüzgar bir gün dinecek ve ortada kalacağız. Sonumuz her zamanki gibi…



Türkiye Ekonomisi nin Analizi- Geleceği

12 Ekim 2013 Cumartesi

Modern Ekonomi Tarihi

Modern Ekonomi Tarihi Çağdaş Kapital Sistem- Savaş ve Sömürü Düzeni Modern öncesi için bak. Modern ekonomi tarihi nasıldı? Modern, yani çağdaş, göreli bir kavramdır.  Biz “modern” olmayı, ekonomik açıdan küreselleşmenin en büyük gelişmesinin yaşandığı, dünya savaşlarından itibaren varsayacağız. Birinci Dünya Savaşı(1914-1918) ile savaşlar tüm gezegene yayılan bir felakete dönüştü.  Savaşların küreselleşmesiyle birlikte ekonomi ve parasal düzen de küreselleşti. Artık dünyanın bir yerinde bir şeyler oldu mu “ötekiler”i daha çok etkiliyordu. Felaketler, para ve ekonomi aynı oranda gelişmeye devam etti. Dünya savaşları ile pekişen bir ekonomik savaş başladı. Artık savaş için ekonomi ile birlikte ekonomi için savaş da gündemdeydi. Sömürecek yerleri kapma yarışında geç kalan Almanlar ve hiçbir zaman yetinmeyen İngiltere, Fransa ve saire kapitaller savaşa kaçınılmaz olarak gittiler. Osmanlı Devleti sömürmeye müsait coğrafyası yüzünden güçlü taraftan olamadı. Büyük kuvvetler Osmanlı’yı savaş başlarken bölüşmüştü.  Nihayetinde Osmanlı Almanlara sürüklendi. 1. Dünya Savaşı’nda Almanya ve Osmanlı çok ağır şartlarla teslim oldu.


Birinci Dünya Savaşı’nın ağır ve aşağılayıcı koşulları İkinci dünya Savaşı’nı hazırladı. Almanlar aşağılanmanın verdiği etkiyle milliyetçiliğe yöneldiler. Önceki savaşın ekonomik boyutunda ulus- millet tanımayan tüccarlar Almanları sinirlendirmişti. Bunların büyük kısmı da yahudiydi. Yahudilere, eski düşmanlara ve komünizm adıyla Slav propagandası yapan komünistlere büyük kinleri vardı. Dışarıdan bakınca akıl karı olmayan bir savaş başlattılar. Tüm dünya şaşırdı. Çünkü Dünyanın en büyük 5 kuvvetinden dördünü bir senede sindirmiş ve hala da birçok cephede ilerliyorlardı.”Savaş ekonomisi” ve “blitzkrieg, yani yıldırım savaşı” bütün dünyayı şaşırttı. Bütün dünya Almanları kötülese de hareketleri askeri tarihe mal oldu. İngiltere, İspanya ve İsviçre hariç Avrupa’nın tamamı Almanya ve bağlaşıklarına aitti.


Almanya’nın müttefiki Japonya da kendisinin 10 katı nüfusa sahip Çin ve daha birçok ülkeyi ele geçirmişti. Daha da büyümekteydi. Hiç doğal kaynağı olmadan bu güce ulaşan Japonlar şimdi sahip oldukları kaynaklarla daha neler yapacaklardı? Tüm dünya şaşkınlıkla olanları izlerken savaşın kaderini değiştiren yine ekonomik sebepler oldu. Ekonomik baronlar, para babaları, tacirler gidişattan memnun değildi. İtilaf devletleri sürekli savaşıyordu. Savaş ekonomi için çok da iyi bir şey değildir. Hele bir de ekonomiyi elinde tutanlar Nazilerin baş düşmanıysa ve ABD. yi savaşa ikna edebiliyorlarsa ordular bu gücün karşısında duramaz. Yalan haberler, teşvikler, halkı galeyana getirmelerle ABD. savaşa girdi. Dünyanın patronu olarak kalmak istiyorsa girmeliydi. Hem dünyadaki tüccarların %90′ı Almanların- Japonların işgal ettiği ya da düşman olduğu ülkelerdendi. Her ne kadar yahudi tüccarlar dahi Nazilerle ticaret yapmışsa da gelecek,  Alman olmayanlara parlak görünmüyordu. Bu yüzden tüccarlar hem Almanya’ya ürün sattılar hem de bütün ülkeleri onlara karşı kışkırttılar.


Modern Ekonomi Tarihi Çağdaş Kapital Sistem- Savaş ve Sömürü DüzeniDünyanın dört yüz yıllık düzeni değişmek üzereyken ticaretin, ve gücünü kaybetmek istemeyen ABD. nin etkisiyle durum değişti. Bir senede Avrupa’yı ele geçiren Almanlar oldukları yerde duramadılar. Bu biraz gariptir. Çünkü eşit güçteki orduları iki ayda yok eden büyük bir güç onu korumak için pek zorlanmamalıdır. Mamafih Almanlar silinip gitti. Bunu askerler yaptı görünse de, ekonomi yapmıştır. Parasal düzenin güç, siyaset, ulus, ideoloji ve saire şeylerin ötesinde bulunduğunun güzel bir örneği yaşanmıştır. Hitler  ”tanrı bizi terk etti” demiştir ama asıl terk eden paradır. Ekonomidir. Alman ve Japonlardan oluşan bir dünya hiç ekonomik olmayacaktır. Önceki para babaları yerini terk etmek zorunda kalacaktır. Ayrıca dünyanın daha çok sömürülmesi parçalanmış ve iktidar mücadeleleri ile sarsılmış olmasına bağlıdır. Savaşı kaybeden kötü diye kaybetmemiştir, kazançlı olmadığı için kaybettirilmiştir.


Dünya savaşı bitti, ateşkesler yapıldı. Çok değil 20 yıl sonra o da ne? Almanya hala en büyüklerden. Japonya hala Asya’nın yıldızı. Bugün ikisinin de bulunduğu kıtaların en büyük ekonomik gücü olduğunu söylemek gerekir. Peki atom bombaları atılan Japonya’ya, Neredeyse bütün büyük orduların ateşiyle yanan Almanya’ya ne oldu? Cevap basit. Aslında Almanya falan yok. Para var. Çıkar ilişkisi var. Küresel düzenin bu büyük çarkları hiç sevilmese de onlarsız olmadı. Çarklar döndü, para yerini buldu. Bilime en büyük katkıyı Almanlar yapmıştı, devam ettiler. Sanayinin mucizevi bir örneği olan Japonlar da gelişimini eskisinden daha iyi hale getirdi. 70′lerde ordusu olmayan bu iki ülkenin dünyayı ele geçireceğine kesin gözle bakılıyordu. Tabi herkes artık “cephe savaşları”nın bir şey ifade etmediğini biliyordu. Dünyayı ele geçirmenin yolu ekonomik olanıydı.


Modern Ekonomi Tarihi Çağdaş Kapital Sistem- Savaş ve Sömürü DüzeniKüreselleşme ve kapitalizm “gelişim” rüzgarının dünyanın çoğu yerine serpti. Birçok ülke “kazayla gelişti” bunlarda sonra “gelişmekte olan ülkeler” dendi. 1960′larda savaş sonrası yeniden yapılanma diye adlandırılan döneme girildi. ABD. bu esnada uçan kuşa bile yardım etti. Her ülkede, her yerde ABD. adı anıldı. ABD. bir marka oldu. ABD. nin kurucu babalarının dediğinin tam tersine gidildi. Kendi ülkelerinde kendi işlerine bakmak yerine dünyanın her yerinde bir üs, bir elçilik açmaya çalıştılar. Bu esnada sosyalizm adı altında bir diktatörlük yürüten Ruslarla mücadeleye giriştiler. Aslında diktatörlük de olsa kapitalizmden iyi bir düzen oluşturan Rusları, üstelik dünyanın tüm imkanlarına sahipken, durduran neydi? Tabi ki yine para söz konusu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve müttefikleri dünyanın yarısına sahipti ama paraya sahip değillerdi. Para ile işleri yoktu. Paranın da onlarla işi olmadı. Devasa bir orduya ve planlı bir ekonomiye rağmen Sovyetler parçalandı. Dünyanın özel mülkiyetine sahip olduğunu sanan kapitaller buna çok sevindi. Bazı Ruslar da bayram yaptı. Sosyalist Sovyetlerin altından oligarşi çıktı. Bugün  dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip yerleri eski Sovyet ülkeleridir.


Bu esnada 20. yüzyılda konteyner, bilgisayar, internet, televizyon gibi birçok teknolojik, endüstriyel icat ve yenilik ortaya çıktı. Bunlar uygarlık açısından önemli gelişmeler gibi görünse de istisnalar hariç hepsi tüketim heveslerimizin bir yansımasıdır. Yenilik ve gelişim adı altında yeni sömürüler ve gelişmiş sömürgecilik oluşturduk. Bugün çevremizde gördüğümüz tüm ürünler, endüstriyel varlıklar muhakkak bir sömürüye dayanmaktadır. Öncelikle doğanın, sonrasında da insanın sömürülmesiyle oluşturulan “modern” yaşam milyarlarca yıllık tarihin utanç verici bir duraklama dönemidir. Tüm modernlik safsatası kölelik ve doğanın manipülasyonu üzerine kuruludur.


Spanish_Colonization_of_MexicoBugün modern ekonomi çoğunluğunu oluşturan Avrupalılar dünyanın kalan her yerini sömürerek elde ettikleri müreffeh yaşamlarına devam ediyorlar. Tüm dünya onların gelişim yalanını benimsedi. Daha iyi yaşam yalanıyla geleceğimizden çaldık. Adalet ve uygarlığın beşiği gibi görünen batının diğer halkları sömürerek bugünlere geldiği unutuldu. Dünyanın çoğu modern yalanlara kandı ve tüketim kültürünü benimsedi. Sonuç olarak geleceğimizden çaldık. At gözlüğü icat edileli çok oldu ama giderek popülerleşti. Ancak bir yüzyıl daha dayanabilecek bir düzen oluşturduk. Sonunda artan nüfus ve azalan kaynaklar ile neler yaşanacağını ancak hayal gücü geniş olanlar anlayabilir. Kaynak arayışındaki çağdaş ve medeni ileri toplumlar, Avrupalıların Amerika’nın keşfinde yaptıklarına bakmak gerekir. Bugünkü medeniyet anlayışının kaynağındaki Avrupa’nın geçmişte yaptıklarına bakarsak insanlığın geleceğini görebiliriz. Gelecek şimdiki haliyle hiç de parlak değil, tabi biz onu değiştirmezsek. Çağdaş ekonomik yalanlara, tüketim toplumuna ve politikacılara kanmayın. Türkiye gibi “gelişememekte” olan ülkeler ancak batının bir zıplama tahtasıdır. Sarayda kalıp saray soytarısı mı olacağız, yoksa dışarıda kalıp kendimizi mi yaşayacağız? Modern soytarılar bir hayli arttı. Vakit geldiğinde kral soytarıları birbirine düşürecek ve eğlenecek. Dünya bu kadar soytarıyı kaldıracak espri anlayışına sahip değil. bak :D ünyayı Kurtarmak bak.dmy.info/iyi-insan/



Modern Ekonomi Tarihi

11 Ekim 2013 Cuma

Dünyanın Kısa Ekonomi Tarihi

Ekonomi tarihi nasıldır? Dünyada ekonomik gelişmeleri kısaca inceledik. “Ekonomi” kökenbilimsel olarak: ~ Eski Yunan. oikonomía: ev idaresi EYun oíkos ev + EYun nomós yönetim, düzen ” ekoloji, +nomi  güncel sözlükte ise  İnsanların yaşayabilmek için üretme ve ürettiklerini bölüşme biçimlerinin ve bu eylemlerinden doğan ilişkilerin tümü. diye geçmektedir. Güncel anlamı ile insanlık tarihi ile yaşıt bir eylemden söz edebiliriz. İnsanların geçim faaliyetlerini inceleyeceğiz. bak. dmy.info/para-ekonomi-ile-ilgili-kelimeler/


Dünya Ekonomi Tarihi- Kısa İktisat Geçmişi ve AnalizTarım devrimi öncesindeki toplumlarda göçer yaşam tarzı hakimdi. Yani insanlar yemeğin peşinde oradan oraya göçmekteydi. Avcılık ve toplayıcılıkla yüz binlerce yıl geçirildi. 500.000 yıl önceye kadar tarihlenen bazı kalıntılarda insanların yemek, araç-gereç takası yapmış olabileceği söylenmektedir. İlkel insanların ihtiyaçları için takas yapması yerleşik hayata geçene kadar belirgin olmayacaktır. Yani hayat mücadelesi, ekonomik faaliyet göstermenin önündedir. Çoğu zaman toplum etkisinden bağımsız bir doğa mücadelesi vardır. İnsanlar doğaya, hayvanlara ve hastalıklara karşı çaba verirken birbiriyle ticari ilişkisinden söz etmek zordur. Yine de ticaret paleolitik dönemde mevcuttur.


Tarım devrimi dediğimin milattan önce 10.000 tarihindeki bir gelişme insanlık tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. İnsanlar düşenleri toplamak yerine bir şeyler ekmiş ve onu hasat etmiştir. Böylelikle bir yerde yerleşip, kültür birikimine başlanmıştır. Bazı hayvanlar evcilleştirilmiş ve bugünkü para gibi takasta kullanılmaya başlanmıştır. Neolitik çağda(mö8.000-3.000)  inek, koyun gibi hayvanlar diğer mallarla takas amacıyla kullanıldı. Tarım toplumları ihtiyaç fazlası ürünlerini diğer toplumlarla ticarette kullandı.


Mö. 3500 ile mö.1500 arasındaki bronz çağının başında Sümer ve Babil kent devletleri göze çarpar. Toplumlar artık kentler oluşturmaya başlamıştır. Bugünkü Irak’ta verimli topraklar binlerce kişiyi besleyecek tahıl ve bitki yetiştirilmesine izin veriyordu. Bu sırada belli ölçeklere ayrılmış arpa ve buğday takas aracı olarak kullanılmaya başlandı. İlk faiz ve kredi işlemleri de ortadoğudaki bu devletler sırasında oluşmuştur. Yazının keşfi mö.3000 sıralarındadır ve Sümer’lere atfedilir. Yazıyı keşfetmelerinin gelişen ticareti yönetmekte fayda sağladığı bilinir. Mezopotamyadaki bu iki zirve noktasından sonra Anadolu’da ekonomik bir yenilik olur.


Bir tarım devleti olan Frigyalıların yerine kurulan Lidyalılar Milattan önce 7. yüzyılda Batı Anadolu’dan başlayarak Anadolu’nun içlerine doğru yayılmıştır. Ege’deki Yunan kolonileriyle iyi bağları bulunan bu insanlar ticareti önemsemiş ve sonucunda yeni bir takas aracı olan “para”yı bulmuşlardır. Altın gibi nadir bulunan madenlerin preslenerek takas aracı olarak kullanılması ilk olarak bu döneme rast gelir. (Mö.650-600)  Sonra Büyük İskender döneminde Makedonyalılar çok uluslu ticareti başlatırlar. Hindistan’dan Makedonya’ya yayılan bir sentez oluşturan İskender aynı zamanda büyük bir alışveriş ağını da kurmuş oldu. 8.yy. da Yunan uygarlığı içinde yaşayan Hesiodos ekonomik faaliyetlerden bahseden ilk edebiyatçıdır. Aristoteles ve Ksenefon da ilk ekonomistlerden sayılır.


Sonra Romalılar geldi. Bin yıllık bir imparatorluk kurarak dünya tarihini çoğu alanda etkiledi. Asya,Avrupa ve Afrika Roma ile ticaret yapmak için imparatorluk sınırlarına akın ediyordu. Çin’den gelen ipek yolu ve ipek ticareti doğunun geçim kaynağıydı. Roma İmparatorluğu aradaki tüccarları kaldırıp ipeği ucuzlatmak için Irak’a kadar gelmişti. Dünya artık tarımla birlikte ticaretle de kalkınmaya başlamıştı.


Dünya Ekonomi Tarihi- Kısa İktisat Geçmişi ve AnalizOrta çağda dünya ekonomisi yavaşça büyüdü. Avrupa ve Mezopotamya’daki bölünmüşlükler etkileşimi azalttı. İpek ve baharat yolları etkin olmaya devam etti. İtalyan şehir devletleri ortaya çıktı ve ilk bankacılık- finans sistemlerini ortaya koydular. Bu arada Çin’de ilk kağıt para kullanılmaya başlandı. Yeni çağda Avrupa’da da kağıt para kullanımı başladı. 18. yüzyılın sonunda endüstri devrimini başlatan bir icat yapıldı. James Watt, kömür enerjisiyle çalışan buhar makinesini icat etti. Birçok insanın yaptığı işi biraz kömürle yapabilen bu makine dünyaya yayılmaya başladı. Değişik biçimler ve enerji kaynakları bulundu. Modern anlamda ekonomik anlayış sanayi devriminden sonra oluştu. Dünyanın en büyük imparatorluğu olan Britanya’yı oluşturan da bu sanayi hamlesidir.


20. yüzyıla gelindiğinde İngiltere eski gücünü korumaya çalışmaktaydı. Fransa, İtalya, Portekiz, Hollanda koloniler kurmuş dünyayı sömürüyordu. Bu sırada Almanya birliğini sağlamış hani bana? der gibi koloni aramaya koyulmuştu.  Büyük imparatorluklar sömürecek yer için birbirini yiyordu. Birinci dünya savaşı sömürgeci ülkeler arasındaki bu çekişmeden meydana gelmiştir. Modern ekonomi anlayışı, yani küreselleşmenin merkezi dünya savaşlarıdır. Savaşların ülkeler arası olmaktan çıkıp dünyaya mal olması gibi, para da birileri arasındaki alışverişten çıkmış küresel bir güç haline gelmiştir.  Bugün, dünyanın kontrolünü elinde tutanlar parayı elinde tutanlardır. Bu konuyu içeren “modern ekonomi”yi başka bir yazıda inceleyeceğiz.  Farklı bir konu olan: Dünyayı Kim yönetiyor?  için …bakınız.



Dünyanın Kısa Ekonomi Tarihi